Karmaşa

Posted by Hasan Ersin Ünal On 14 Aralık 2011 Çarşamba 0 yorum
Tanımı neyse o işte, bazen hatta genelde isteklere cevap veremiyor mecbur kaldığımız nefes alıp verme tekerrürünün tamamı. Düşler, hayaller planlar v.s. Dakikalar içerisinde uzaklaşırken sen azaltıyorsun oksijen hakkını. Yapmak istediklerin, yapabileceğine inandıklarınla gerçek ne kadar zıtsa bununla doğru orantılı olarak harcıyorsun oksijeni. Hayatı kişinin, gerçek ile istekleri arasındaki bağ kadar uzun oluyor. Hepimiz uzun yaşayalım diyebilmek ne güzel olurdu halbuki. İstanbul bile bu kadar anlamsız geliyorsa hangi hayatı tartışmalıyım mesela? Ne yapmalıyım sorusuna bir türlü cevap bulamamak. Girdiğim paralel, dar, birbirinin aynı her çıkışın bir diğerine giriş olduğu bu sokaklar o kadar alıyorki mana yı bir tabire anlam yüklemek imkansızlaşıyor işte tam bu an. Beklemek, bütün sır birkaç kelimede gizli sanki: beklemek, sabretmek, umudu kırmamak. Ben umutlarımdan vazgeçtim mi acaba? Son sigaramı tam bu ana saklamışım meğer... Uyanmak ve uyumak arasında süregelen: benim gibi oksijenle yaşayan ve belki de hücre sayım bile aynı olan insanlardan haber beklemek bu iki fiil arasında yaptığım. Her uyumak arifesinde de aynı temenni: Hayırlısı...... “İyi geceler sayın dinleyen, tabi böyle Bir şey mümkünse.”

Öneri: http://kisalt.be/b9cpjg


READ MORE

Ben bir "obua" yım Gülhane parkında.

Posted by Hasan Ersin Ünal On 31 Ocak 2011 Pazartesi 0 yorum
Her uyuyuş yeni bir uyanışa mecburmuş hayatta. En kötüyü hayal etmek olası kötü sonuca hazırlanış veya olacak güzel bir sonuca daha çok sevinebilmek arzusu aslında. Hayat: umut, amaçlar, çabalar ve istemsiz kasların çalışma bütünü, devam için tek şart nefes almak işte. İhtiyaçlar, arzular, hayaller herşey aslında mecburiyetlerin birer yansıması, hayat bazen ne kadar acınası bir tabir aslında yanlışmıyım?

Mecburiyetlerin malzemesi, arzuların baharatı olduğu, hayallerin ise hafif salçası olduğu çiğnerken tatlıda hani yutarken oldukça eşki olan adını sıkça duyduğumuz, 3. sınıf bir lokanta yemeği gibidir hayat. Ekşisi de tatlısı kadar vazgeçilmezdir. Güzel ritimlerin üzerine kaderle eklenmiş çeşitli enstrümanların oluştırduğu harika bir orkestradır ama beğenmedim gidiyorum diyebilme hakkını bilet alırken kaybettiğimiz ihtişamlı bir gösteriden ibarettir. Bazen herhangi bir enstrümanın sesi fazla çıkıp kulak çınlatsa hatta kalıcı kulak hasarlarına sebep olsa dahi durum budur işte.

Ne gereği vardı bu yazının bende bilmiyorum açıkçası. Zira kulağım çınlamıyor şu sıra ama duyabiliyormuyum hala ondan da emin değilim işte. Hergün farklı tabakta yesekte yemek aynı olunca sindirimde değişmiyor işte.
READ MORE

Yıldız Sarayı

Posted by Hasan Ersin Ünal On 27 Aralık 2010 Pazartesi 0 yorum
Kendilerini tanıtırken "Halkın meclisi" tarafından görevlendirildiklerini söyleyen bir heyet II. Abdulhamid e şöyle derler: "Biz meclisten geliyoruz. Fetva var, millet seni azletti ama hayatınız emindir." Bu sözler Abdulhamid e meşhur Yıldız sarayının önünde söylenir.

O saray ki şanı yedi cihana ulaşmış. Deniyor ki; "Abdulhamid o sarayda altın tabaklarda yemek yermiş, devlet kötü durumda iken kendisi orda zevk-i sefa sürerlermiş. Cariyeleri ile hoş vakitler geçirirlermiş."

Fetva okunduktan sonra sultan metin bir şekilde, "Elimden geldiği kadar hizmet ettim, memleketimin selameti için çalıştım." der.

İktidarı ellerine alan ittihatçılar bir ekip kurarlar. Ekibin görevi ünü almış yürümüş Yıldız sarayında ki malvarlığını saymak ve kayda geçmektir.

Ekipte öyle birisi varki bugünlerde ismini herkes çok iyi biliyor. Kitaplarından uyarlama diziler ile "Gün ışığı" tutuyor hayatımıza.(Dizi olayına girmek istemiyorum, zira küfretmemeye çalıştığım bir dönemdeyim.) Neyse bahsettiğim isim Halit Ziya Uşaklıgil evet o adam Behlül ün yaratıcısı, hayatımızın aşkını bize anlatan dizi, Halit Ziyanın aynı isimli kitabından esinlenerek yapılmış.

Dönelim saraya ekip toplanır ve gider. "Kızıl sultan" denilen Abdulhamid in mabedine gidiliyor tabiki beklenti çok büyük.

Halit Ziya Uşaklıgil anlatıyor;

"İlk şaşırmak ilk adımda başladı diyorum. Daire-i hususiye bu muydu? Bütün Abdulhamid siyasetinin mihveri şu basık tavanlı loş köşecikten ve onun, içi tıklık tıklık kağıd desteleriyle dolu dolaplarından ibaret miydi?
Medhalden (girişten) sonra hemen ilk karanlık odada bir divan gösterdiler. Bu, Abdulhamid'in istirahat yeriydi. Belki de yatağı... Zaten daire-i hususiyede en basit şekilde bile bir yatak odası görmedik. Daire-i hususiyeye bitişik ve oldukça güzel bir bina olan iki katlı dairede de hemen hiç eşya kalmamıştı.
Daire-i hususiyede yazı odası denebilecek bir yerde cidden güzel yeni tarzda, bazan da pek kıymetli değişik eşya vardı. Kalemlere varıncaya kadar tespit ve terkim edilmiş(rakamlandırılmış, yazılmış) olan bu eşyayı şöyle bir kuşbakışı görerek padilahın hususi hamamını, bir kenarda içinde yumurta yenmiş sahanı ile bir tepsi, gene onun hususi eğlence yerini teşkil eden marangozhaneyi gördükten sonra küçük mabeyn namiyle anılan daireye geçtik"


Hemen peşinden Münir sirer yazıyor; "Fakat tuhafı şu ki, Abdulhamid in yattığı odadaki karyola, en adi hastanelerde kullanılan cinstendi."


Vay be yıllarca anlatılan "Kızıl sultan", "zalim hükümdar" sanki gayet mütevazi imiş. 33 yıl süren hükümdarlık hayatında önüne gelen onaylanmış idam kararlarını dahi affeden bir kızıllık.

Tarih bilinmeyenlerde gizliymiş sanki.

Mustafa Armağan'a kendi adıma Teşekkür ederim.
READ MORE

Beyaz

Posted by Hasan Ersin Ünal On 12 Aralık 2010 Pazar 0 yorum
Özlemişim beyaz rengi, yataktan kalkarken göz ucuyla baktığım dünyanın beyaz olmasını özlemişim. Bir gün önce kuru görünen dallar beyazdır. Toprak hüznünü örter beyazla, çatılar kurum karasını atar kızıllığından. Hele birde devam etmekteyse beyazın ahengi tadından yenmez meselesi işte. Ne kadar gariptir değil mi eğer rüzgar yoksa her kar tanesi aynı miktarda düşer kara kürenin her bir köşesine.

Sosyallik nedir, kimler sosyaldir.? Gibi muhabbetler sıkça yapılmakta bu sıralar etrafımda. İşte sosyallik böyle beyaz bir günde nezih bir pastanede salep içmek, dudaklarına yapışan tarçınlarla boğuşmaktır bana göre. Eldivensiz kartopu oynamak her 30 saniyede bir ellerini ağzına götürmektir. Ara sokaklarda poşetle kayan çocuklara dahil olmaktır. Bugün sırılsıklam ıslanmak sosyalliktir.

Bugün uzun yürüyüşlerin, üşümenin, ıslanmanın eski anıları hatırlamanın günüdür. Güzel bir gün bugün.
READ MORE

Nedir yani?

Posted by Hasan Ersin Ünal On 27 Kasım 2010 Cumartesi 0 yorum
Boşluktan olsa gerek şu sıralar tartışma proğramları, makale, siyasi kitaplara merak saldım. Bu yaşıma kadar bulamadığım, anlayışını benimseyemediğim bir siyaset anlayışı olmalı diye düşünüyorum. Bu bir boşluk mudur insan hayatında ? Her kısım kendince bazı tek kelimelik ideolojik terimler geliştirmiş ve tek kelime üzerinden siyaset yapıyorlar.
Şunu söylemek istiyorum. Bir ülkede namazını kılmak isteyenlerin rahatça ibaret edebilmesi, başını örtmek isteyenlerin rahatça örtmesi(kara çarşaf hariç), isteyenlerin mini etek veya her nasıl istiyorsa giyinmesi mümkün değil mi? Karışmayalım kardeşim kişisel durumlara. O adam ateist miş, bu adam ülkücüymüş demeyelim. Her yazı, her tartışma proğramı aynı şeyleri anlatıyor. Ben dinlemekten, okumaktan sıkıldım.
Birileri sayın Genelkurmay başkanına devlet memuru dedikleri için mahkemeye veriliyor. Kimi terfisi gelen subaylar açığa alınıyor. Siyasi liderler hala kendi üsluplarıyla birbirlerini taşlıyorlar. Kimi sen cemaatçisin diyip birilerini dışlamak isterken, kimi kesim siz koministsiniz, ateistsiniz diyip birilerini dışlamaya çalışıyor. Herkes birbirine düşman yani. Ellerinde olsa bir kaşık su muhabbeti yani. Asker cemaate düşman, ülkücüler koministlere düşman vs. vs.
Her önüne gelen ağzını açtıkça demokratik, özgür bir Türkiye diyor. Arkadaş, inandığı inançta farz olarak görülen baş örtüsünü takamıyorsa bir bayan. TSK personeline devlet memuru dendiği için mahkemelik olunuyorsa, hakkında somut kanıt bulunmamasına rağmen devletin subayları açığa alınabiliyorsa bir ülke de kim nasıl bi özgürlükten bahsedebilir. Kime göre neye göre özgürsün?
READ MORE

Hayata dair...

Posted by Hasan Ersin Ünal On 16 Mart 2009 Pazartesi 0 yorum

Hayattan beklentileriniz neler? Ne kadar mutlusunuz yaşadığınız hayattan? Aslında şu şekilde bakalım hayatlarımıza ne kadar tekerrür ediyor gündelik hayatımız? Hergün yaptıklarımızdan veya yapmak zorunda olduklarımızdan ne kadar zevk alıyoruz? Düşündünüzmü, gerçekten hayatınızın belirli sabitleri olduğunu ve sizin o sabitlerin etrafında bir şekilde her gün bıkmadan, usanmadan döndüğünüzü mü düşünüyorsunuz? Hergün sabah kalkıyorsunuz aynı saatin ziliyle,aynı şekilde duşunuzu alıyorsunuz kahvaltınızı yapıyorsunuz ve hergün hiç usanmadan, bıkmadan aynı vasıtayı kullanarak aynı yollar üzerinden giderek ya da buna mecbur olarak iş yerinize varıyorsunuz. Hergün sorumluluğunu üstlendiğiniz iş aslında hep aynı. Akşam evinize geliyor yemeğinizi yiyor televizyonunuzu izliyor ve yatıyorsunuz. Bir sonraki gün aynı şeyleri hiç yapmamış gibi bıkmamış gibi tekrar yapmak için.

Hayat aslında hep bu kadar tek düze değil. Birgün yine aynı işleri yaparken belkide aynı zaman aralıklarıyla nefes alırken hiç beklenmedik bir anda hiç umut etmezken birisi yada bir uğraş çıkıyor karşınıza ve renk katıyor hayatınıza birden anlam kazanıyor sabahları kalkmak, çalar saatin zili hiç olmadığı kadar anlamlı ve hoş geliyor kulağınıza belkide işe gitmek için can atıyor belkide öğlen arası için dakika sayıyor belkide mesai bitimini bekliyorsunuz. Bakın aslında bazı rutinleri yapmakta bazen çok anlamlı ve güzel olabiliyor. Hayatımıza nasıl bakmak isterseniz o şekilde görüyoruz aslında,birgün uyandığınızda yinemi diyerek güne başlamak ile uyandım ve bugünde hayattayım ve sağlıklıyım diyebilmek arasında ve bu bakış açısı ile yaşamak arasında ne kadar fark var değil mi?

Biraz önce bu anlatmak istediklerimi aslında hoş bir şekilde anlatan bir video izledim. Sanırım kendimi buldum o videonun içinde. Banada bu duyguyu yaşatan ve hergün uyandığımda güne güzel başlamak adına hiçbirşey bulamazsam, bana bu duyguları yaşatan insanın yanına gitmeme bir gün daha az kaldı diyebiliyorum ve ben günümü bu şekilde anlamlı kılabiliyorum.

Bana bu duyguları yaşatan insana çok teşekkür ediyorum...

Video yu sizlerlede paylaşmanın güzel olacağını düşünerek.



Signs from Pilgrim on Vimeo.

READ MORE

Bağlanmıycaksın...

Posted by Hasan Ersin Ünal On 4 Şubat 2009 Çarşamba 3 yorum

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.

Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait
olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem
de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...


CAN YUCEL
READ MORE